#1881
Gece soğuk
Hüzün karası her yan,
Sadece iki kişiyi üşüten rüzgarlar icat etmiş üçüncü kişiler
ve bir kuş, minicik elleri ile camı tıklıyor
Pencere kenarında üşüyenlerin en güzeli
“Al beni”, “al içeri” diyor.


Üzerimde bir Alihanlık hali,
Küçüğüm
Bir sincap kadar küçük…


Bu deniz köpürdü de duruldu şimdi,
Rıhtımı döven her dalga giderken ruhumu da götürüyor,
İşte bu şarkı, işte şu kulağımızda çınlayan
“Yağmur toprağa düşer…”


Ben hiç mutlu olunca şiir yazmadım ki,
Taşlar yazdı ne yazdıysa
Şimdi bu sevdalı başı kabul edecek kaç yastık var ki?


Zümrüd-ü anka kuşu giderken kafdağına
İki masal düşürmüş ardına,
iri sana, biri bana.


Bir gözyaşı kaç yüzgörümlüğü eder?
Sen gülümsemeyince,
İnce ince kar yağar bu şehre…


Bir palmiye altında gölgelenecek kadar
Kentimden uzaktayım
Kendimden demedim farkındaysan,
Bir harf değil fark
Bir can artı iki nokta
Bir yer ayırt bana eyüp, mezarlık yokuşunda
Geleceğim.


Salacakta kalbim denize düştü
Bu kaçıncı şemsiye açmayışın yağmurda,
Kız kulesi de üşür mü? deme,
Ya sen olmayınca…


O yoldan her gün iki kez geçeceğim
Her adımda şükrümü tazeleyeceğim,
Mor bir bakıştayım muttasıl,
Sana melekleri kızdırmadan geleceğim,


Bu aralar çok “tuhaf”ım sorma
Deli deseler de adıma,
İçim kıpır kıpır umrumda mı dünya
“Tevafuk” işte hadi yine aynı anda;
“Seni Seviyorum”



#1882
Nasılsa beni senden soracak hiç kimsemiz yok
nasılsa beni yolcu etmen için hazırdır nedenlerin
merak etme beni
nasılsan öyledir halim..
yanında olamayacağım her mesafede
Saçına dokunma isteğimin ihtimali dahi yok artık
bu yüzden önemi de yok nerde olacağımın
ve seslenen sen olmayacaksın madem
Bana sanıp adımı duyacağım hiçbir yöne kalbim çarpmayacak
Siyah şimdi bana daha mı çok yakışacak bana
oysa ne çok dilerdim geceyi kıskandıran gözlerine bürünmeyi
Kaç bin adım sonra hayalin silinir gözlerimden
Peki üç cümlenin birinde adını anma alışkanlığım tükenir mi ?
bahardı gözlerin..


#1883
Bir kuş gibi çırpınan kalbimin kafesine
Bir avuç yem bıraksan ölür müsün, a gülüm
Feryadı kayaları parçalayan sesine
Ömür boyu yabancı kalır mısın, a gülüm
Sen henüz bir zindanın küflü duvarlarına
Çarpmadın gözyaşıyla boğulan gözlerini
Sen henüz diken diken saplamadın göğsüne
Dudağında kuruyup dağılan sözlerini
Sen henüz dokunmadın yalnızlığa kan gibi
Acıyı kaynatmadın içinde volkan gibi
Karalar bağlamadın beni anlayamazsın
O kalp sende oldukça gülüm, ağlayamazsın…


#1884
Benim Kışlarım Yaza Benzer



Hangi acıyı avuçladımsa sen kokuyordu, hangi ayrılığa dokunduysam gölgen.
Hep yorgun yürüdü giden, hep ilk günki gibi gelen.
Seni hiç gelmelerinde göremedi gözlerim.
O yüzden sevinçlerin yalancısıdır seçtiğim kelimeler.
Sadağımdaki okların ucu hep kalbime varıyordu,
hep sana atacakken kalbimi acıtıyordu anladım.
Ellerim oklara giderken o yüzden titrermiş.
Titremeler ellerimden yadigarmış sana anladım.
Aşk bize bir ırmaktan hatıra kalmış.
Suyu kesilmiş, yatağını terketmiş bir ırmaktan.
Kıtalar boyu uzanan, arandıkça kaybolan bir ırmaktan.
Dünyalara sığmamışta, aranırken gözlerimizde bulunmuş bir ırmaktan.
O yüzden okumuzu çıkarırken sadaktan, ucu ıslaktır o yüzden.


Şimdi yüreğine bir mülteci gibi dokunan kelimelerim,
bir mızrağın ucu kadar uzaklıktadır gözlerine.
Miğferlerin şavkında yürümüş gitmiş bir kahraman gibidir aşk şimdi bize.
Gözlerimizi kamaştırmış bakire bir güneş ışığıdır.
Yüreklerimizdeki yanıklar ki acemi yalnızlıklardan kalmadır.
Yalın ayak yürünmüş, yüründükçe eksilmiş, toprak kaymalarına direnememiş bir yalnızlıktan. Çöller bu yüzden annem gibidir, yağmur bu yüzden iğreti.
Ellerin bu yüzden uzağımdadır, sahibini arayan oklar bu yüzden sadağımda.
Yokluk bu yüzden hep sol yanımda.
Sol yanım bu yüzden sende kalmıştır.


Sen benden vaveyla bekledin, ben içimde büyüttüm cam kırıklarını.
Vaveylam kendi intiharına yetti, ötekilerin payına ölümcül susmalarımı bıraktım.
En güzel susuşlarımla sustum, en güzel anlatabileyim diye anlatmak istediklerimi.
Bilemedim ümmi bakışlarla karşılanacaktı susmalarım,
senden başkası anlamayacaktı ağızsız dilsiz kelimelerimden.


Sana en güzel susmalarımı bıraktım,
sözlüklerin keşfedemediği suskunluklarımdan derlenmiş.
Gözlerimden akıttığım ırmaklarla yeşertilmiş kelimeler.
Ucu sadağımdan ötede kalbime varan kelimelerle beslenmiş susmalar.


Ümidim sendeydi, umut senin kapında kalmıştı en son.
En son biz söz vermiştik gözlerimizle.
En son senden bana bir söz miras kalmıştı sevgili.
Şimdi terleyen avuçlarımın yerini titreyen ellerime bırakırken ne senden ne sevdamdan vazgeçmiş değilim.
Karanlık kuyulara vaveyla tadında susmalar bırakıyorum.
Her dem yeniliyorum zamana ve her dem yeniliyorum biatımı.
Sen seni benden koparmak isteyenlere aldanma, kaçırma gözlerini benden,
çölüme bir çiçek gibi selamını düşür, ben sularım gözlerimden derlediğim ırmaklarla.
Firkatin narı yetişir, kaçma.
Ey sevgili,
Aşk deyince çık ölüm deyince çıkma…


#1885
Benim Kışlarım Yaza Benzer




Ey sulara serinlik veren…
Karanlık tapınaklarının ateşini insanların ruhuyla besleyen bir çağa geldik.
Bir çağa geldik ki belleksiziz.
Hafızamızı değil, yalnızca bedenimizi terletiyor alevlerin yalımı.
Heybemizde darı yok; kırbamızda su kalmamış; elimiz hançere yakışmıyor artık.
Güneye dönüyoruz, ama aklımızı bir türlü alamıyoruz kuzeyden.
Karışık bir kafa için dua okuyacak dilimiz kekeme.
Kekeme dilimizi çözmek için bize dua edecek kim varsa kayıp…
Kayıp bir ahaliyiz biz.
Buraya gelirken yollara işaret koymaya akıl erdiremedik.
Eski bir alışkanlık arıyoruz, üstü örtülmemiş bir iz, bir emare.
Bir emare, belki bize hatırlatır, bülbül kafesinden bir göğsümüz olduğunu.
Ama hiçbir can alıcı işaret çarpmıyor gözlerimize.
Gök çadır olmaktan vazgeçmiş, yer taş kesmiş sanki.
Ne yağmur bize merhamet bahşediyor, ne toprağı çatlatan çiğdemle yandaşlık kurabiliyoruz. Ancak birbirimizin kanını akıtarak anlayabiliyoruz canlı olduğumuzu.
İnsan oluşumuzla en büyük aşinalığımız bu.
Sıcak kana dokununca diyoruz ki, “tamam, demek burası hâlâ dünya!..”
Dünyanın dönüşü başımızı döndürmüyor artık.
Çünkü dönüp bakmıyoruz akıp duran bulutlara.
Çünkü boynumuz kalın.
Ve hiç kimse yüz vermiyor bu tür çocukça oyunlara.
Biz dünyayı işvekar bir çengi gibi düşünüyoruz; böyle kuruluyor aramızdaki bağ.
Yani biz, birbirimizin teninden yükselen buharı soluyarak çiziyoruz yörüngemizi.
Bu sırnaşık rotadan çıkarsak, içimize düşecek kuşkudan ödümüz kopuyor.
Ödümüz kopuyor, aşk deyince Hallac’ı anmaktan.
Çünkü biz, ancak ayarı bozuk bir altın için yüzüyoruz birbirimizin derisini.
Nedir aşka düşmek? Aşk için ölmek ne?
Yabancıyız bu şavkı kalp çatlatan, hesabı ağır sorulara.
Bize düşen kurnazca gülümsemek…
Kurnazca gülümsüyoruz, zülfüne çiğ düşünce tedirginlikten rengi atan eski evlerin mahremiyetine.
Utandıkça, alnındaki terden perçemleri sırılsıklam olan o mahcup damarımız çatlayalı çok oldu.
Nerede bir masumiyet görsek, hemencecik çelik kasamızın şifresi geliyor aklımıza.
Sırrı çözülmüş bir dünyada tek sırrımız bu kaldı.
Daha akşamdan uykumuzu kaçırıyor o kasada saklı duran ne varsa!
Gündüzleri göğsüne keçe çalıp, geceleri uykuda efendilerini arayan dervişlerin avuçlarını dayadıkları kurnalar bize kuru.
Bizimkisi, gözenekleri losyonla ferahlayan fazla beyaz, fazla sarkık bir deri.
Derimizin altında, eşyaya can atan bir vaşak bileyip duruyor dişlerini.
Onu doyurmazsak, bizim hayatımızı yem etmesinden korkuyoruz…
Korkuyoruz ölümün bizi yarı yolda bırakmasından.
Çünkü yaşadığımız çağın çetelesinde her şey buraya ait, her şey balçığımıza zimmetli.
Biz hesap adamıyız; çeklerini imzalamadan ölen birinin ruhunu mahkeme edecek kadar.
Ve elbette adaleti, hissemize dünyadan biraz daha yer kazandırsın diye istiyoruz.
Yani biz istiyoruz ki, gövdemiz külçelerle ağırlaşsın; bu şan, bu şerefle çıkalım çarşılara.
Bu yüzden hiçbir tahammülümüz yok hiçbir oyun bozana.
Bizi bir tek hırkaya çağıranın aklından kuşku duyuyoruz.
Onu hekimlere gönderiyoruz, haznesinden grafikler çıkaran makinalara…
Ey kaderimizin sahibi…
Artık içimiz bütün rüzgarlara açık.
Ne bir sınır, ne bir elek var dünyayla aramızda.
Bizi saklı tutan perdeyi yine biz yırttık; makasımız hâlâ keskin, ama iğne yok yanımızda. Şimdi yakarıyoruz:
Bizi dünyadan sen sakla!
Yani biz, bir bardağa dökülen suya bakınca, her seferinde: “ey su, nasıl da berraksın” diyebilelim, hayretle.
Bir çocuk konuşunca herkes sussun; “bu nasıl güzel tanışıklık” diye geçirsin içinden.
Belki böyle böyle yeniden iz tutar ayaklarımız.
Serinleten bir patika az şey mi, bu ateş ormanında!
Az şey mi, dünya kapımızı çalınca, göğsümüzün gürültüyle çarpmaması…


#1886
Benim Kışlarım Yaza Benzer




Son kez geldim işte
Ve dünya gözüyle gözüne değip
Son kez gideceğim…
Bitimsiz bir ayrılıkla geldim sana
Tükettiğimiz aşka münhasır.
Bu yükün kahrı ağır
Ve ben kaldıramıyorum…
Yorgunum çok, epey de halsiz
Dizlerimin dermanı takat dilenmiyor artık anılardan
Ne zaman dokunacak olsam bir hatıraya
Elimde değil d/üşüyorum
Avutkan cümleler süzülmüyor dudaklarımdan
Ölüme yakın, yaşamaya uzak tiryakiliğim
Her gece intihar şafaklarına ant içiyor da
Harama bulaşmaktan korkup
Ölmek bile gelmiyor içimden.
Yani anlayacağın
Bir zamanlar o mayhoş düşlerde salıncak kurup
Umut umut sallanan deli gençliğim yok
Ağır ve aksak bir ömrün tek nefeslik canındayım
Mecalsiz bir döngünün son ayrılık durağındayım…
Söyleyemediğim ve söyleyemeyeceğim tümcelerin sakin telaşı
Yüreğimin endazesini tarumar edercesine tırmalarken beynimi
Ben sana içimin en içli elvedasıyla geldim.
Bak! Omuzlarımda kanatlarına şiirler astığım martılar yok
Salkım söğüt saçaklandığımız o masal
Vaveyla kopan bir yangında kül oldu çoktan.
Ve hiç ölmeyeceğini sandığımız Zümrüdü Anka
Küllerinden doğamayacak kadar ayrılık büyüttü.
Ki biz; artık masallara inanmayacak kadar çok büyüdük.
Gözlerimi ıslatamadığım kurak bakışlarımın tenhalığı,
Koynumda gerçeğin erken gelen geç kalışındaki ağır vebal
Ve dilime dolanan eski bir şarkının mahşer nakaratı…
Nevbaharı solmuş mevsimler dolusu hıçkıramadığım hıçkırıkla
Gitmek için geldim sana…
Gözlerimin gözlerini son kez göresi gelmişliğiyle
Dudağımda son bir elvedayla geldim
Hava bulut bulut gökyüzü
Sanırım, yüzüme duracak yağmur
Ve ben gidiyorum…
Yoksa saçma sapan cümlelere kıyam edecek yine sözlerim
Bütün selametler senin olsun
Kendine iyi bakmalarca hayat biriktir avuçlarında
Ben ayrılığın alnına koyduğum koca bir eyvallahla
Yaprak yaprak çiçeklenen yaralarıma
Yağmur tuzu geceyi basıp gidiyorum…
Artık hoşça kalabilirsin…


#1887
Benim Kışlarım Yaza Benzer



sen esmer kız!
deniz taşlarından bir kolye yapmıştım sana
ama ne yazıkki veremedim..düşünüyorumda
seni öylesine sevmedim ölesiye sevdim
ve hiç bir yerde hiç bir şekilde aldatmadım
belkide bundandı ihanetin..


gidiyorsun esmer kız
avuçlarıma,fünyesi çekilmiş bir yalnızlığı bırakıp
yanına,sevdanı alıp gidiyorsun ayrılığa
öyle koyu patlamalar bıraktın ki ardına
parçalarımı toplamaktan
kanıyan yanlarıma sen basmaktan bıktım..


ceplerim hüzün dolu şimdilerde
ihanetinin kolyesi boynumda bir armagan
oysa senden bir yudum ”aşk”istemiştim
sol anahtarımı çok önceleri armagan etmiştim sana
ondandır notalarımın dizesizligi
ardına bıraktıgın en büyük armagan
süslü bir paket içinde verilmek üzere olan
bir parça ihanet oldu esmer kız


şimdi
bir yanım sen
hüznün adı ben
sevdamın adı
Esmer kız..


#1888
Benim Kışlarım Yaza Benzer



şiirlerimi uzak şehirlerden yazıyorum
adresimin adı sensizlik;
aşka, kimselerin bilmediği yerlerden başlıyorum
gözyaşın coğrafyama düştüğünden beri bir yudum suya hasretim


sönerken sigaram kirpiğimden dökülen göz yaşımda
susulmuş sözleri yazıyorum yeniden
şimdi,bana isminin anlamını ver
ver ki senden kalma yarınlara, güneşi yağdırayım
ver ki bir parça sende,ben olayım


yokluğun;
bir dilenciye verilen faili meçhul bozuk para gibi
yada cüzdanında kalan son resmi vermek gibi
ne olacağı belli olmayan, hep gibi işde
yağmurdan kaçarken aşk’a yakalanmak gibi


yine hüzün trenleri geçiyor içimden
yolcusu sendin bu aşkın ”git diyen ve ardından giden”
ve yine yolu yol yapan sendin
ey yar! bu aşkın geri dönüş biletleri yok
şimdi beklediğim hiç bir durak gelmesini istediğim otobüsü getirmez
ve hiç bir otobüs seni bana kavuşturmaz


şimdi yelkensiz çıkıyorum yolculuklarıma
bizi hangi rüzgar kavuşturur bilinmez
gittin ya sen,açık bırakarak açık bir kapıyı
ve dönüşü olmayan biletler kestin
söz verilmiş yarınlara
yoksun..
içerken ben yokluğunu yudum yudum
kentimi beyhude haykırışlar sarıyor
terk edilmiş evlerin ardında kalan sönmüş ışıklar değilmidir,
o kenti terk edilmiş yapan
yoksun
şimdi senden arda kalan terk edilmiş bir şehir sönmüş ışıklar
ve yüreğime gizlenen sen..


#1889
Benim Kışlarım Yaza Benzer




Gözlerimde nöbet bekleyen kirpiklerimden
Akamayan gözyaşım gibisin
Aksan el görür
Akmasan yürek acır


Ruhum firarda ten üşürken
Damarımdan verilen kan gibisin
Alsam yar ölür
Almasam can ölür


Gitme sevdiğim sensin ahirim
Artık sende yanan kor gibisin
Yansan kül olur
Yanmasan son olur


Sonsuzluğa seninle uzanmak
inan şuan tek isteğim fani dünyadan
zaman yanan bir saman
bak nasılda avuçlardan kayıyor yaşam
zerrem bile sana hasretken
ayrılığa bu yorgun yürek
dayanmaz düşer yerlere ıslanır
sonsuzluk sen demek
sen herşey demek


#1890
Benim Kışlarım Yaza Benzer




Öfkelerim kadar küçük bu gece çığlığı
Düşlerim kadar büyük
Duygularım kadar karmaşık nasıl anlatsam
Çıksam şimdi çöl suskunu sokaklara
Dallara yürüyen sular gibi çıldırsam
Baharı muştulamak adına kapılar çalsam
Hangi ana böler ki uykuların
Özgürlüğü yeryüzüne bayrak yapsam


Hiç mi hiç sevmiyorum yorgun yağmurları
Ne kırları çıldırtıyor ne dağları
Yağdı mı Toroslarca yağmalı yağmur
Seller coşturup barajlar taşırmalı
Bir yudum su demekten aciz yürekler
Ya ses verip haykırmalı ya boğulmalı


Ey ateşe sürülmüş ölümler ülkesi
Ufuk çizgilerinde silikleşen anılar
Kutsal soygunlar yasal vurgunlar
Çöplük kumbaralarda biriken çocuklar
Hiçbir dilden
Hiçbir sözcük yetmiyor anlatmaya bu akşam


Kuş kanadında bir bulut mu yalnızlık
Belirsiz bir hüzün çiseliyor yine
Düş yorgunu kirpiklerden akşam üstüne


Kaya çatlağında köknar çılgınlığı benimki
Kıraçlara kahreden tohum dargınlığı
Yağmursuz gülmeyi bilmiyor ki kuraklık
Beynimi yüreğime nasıl haykırsam bu akşam
Bu akşam hiç yaşamamış olsam
Bir badem çiçeği sürsem şimdi namluya
Beynime sıksam
Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam..


#1891
Üzerime devirip dağ gibi hüzünleri
Böyle çekip gitmek var mıydı ?
Var mıydı böyle bitirmek ?
Hani söz vermiştik birbirimize
Kaç zaman geçti aradan
Sen yoksun
Sana sığındığım geceler
Alevleri gökyüzünde
Bir kumsal ateşiydi günahları yaktığımız .
Ve kan rengi şarapla yıkanmış
Bir hasret şimdi gögsümüze taktığımız .
Bilirim dönmeyeceksin artık
Uzun zaman oldu
Belki çoktan unuttun .
Adın kaldı soğuk duvarlarında odamın
Sigara paketlerinde şiirlerin
Resimlerin bana gülen
Cüzdanımda saç telin
Bir veda o geceden aklımda kalan
Kekremsi bir tat
Bir med cezir yüreğimde
Ben vurgun yemiş bir yaralı
Gemiler bana taşır bütün aşk yorgunlarını
Sen yoksun ..
Hayatımın ilkbaharında tanısaydım seni
Yasak umutlara ve acılara inat
Buruk bir şarap tadında olsaydı sevdamız
Yıllandıkça güzelleşen
Ve sen şiirler okusaydın geceleri
Saçlarımı okşarken
Ellerimi tutsaydın ansızın
Yüreğim eriseydi gözlerinde
Yansaydım ateşinden
Sen ağlasaydın mutluluktan
Ben ölseydim
Yalnızca beni sevdiğini bilseydim .
Seviyorum deseydin
Bi kere söyleseydin
Yanmazdım
Yanmazdım böyle çekip gitmeseydin ..
Bir veda o geceden aklımda kalan
Bir günah belki yasak
Yanımda olsan şimdi hiç konuşmasak
Ağlasak bin kere pişman olsak
Sonra yine bozsak yeminleri
Sarılsak sımsıkı
Öylece kalsak ..
Gittin ..
Kimbilir kaç deli sevda sığdırdın yüreğine
Işığa üşüşen pervaneler gibi sardılar seni
Körkütük aşkların ortasına düştün
Yalanların pençesine
Belki birgün bir gece
Dar bir vakitte belki
Hiç beklemezken seni gelirsin diye
Ben hala burdayım
Sen yoksun
Lanet olsun…


#1892
bir kibritin yanıp sönmesi kadar kısa olan hayatım
kısa zamana yüklediğim hayallerim dualarım ve umutlarım
kimi zaman uçurumun ucundayım
kimi zaman hayatın tam ortasında
sağa sola boş gözlerle bakan çaresiz biçareyim
ne zaman umutlarımı yitirip çaresiz kalsam
susup sabreder el açıp dua eder sığınırım rabbime
umut dolu yarınlara gebeyim
biliyorum birgün umutlarım doğacak
yeşerip meyve verecekler
ben rabbime güveniyorum
benim her halimi gören
neye ihtihacım olduğunu bilen bir rabbim var
sonsuz şükürler olsun
RABBİM sana



#1893
Mutluluk, bakmaktır, saygı duymaktır, dinlemektir, güvenmektir, sürprizlerdir...
Mutluluk hayatta ki küçük sürprizlerdir... Söyle bana eğer her şeyi bilirsen sana nasıl sürpriz yapabilirim? Arada bir kapat gözlerini, hesaplama her adımı, bilme geleceği ne olur...

Mutluluk bu günde yaşamaktır... Söyle bana eğer geçmişin tozlu katmanları arasında kalmışsan seni nasıl görebilirim, duyabilirim yada dokunabilirim? Arada bir dön bana, geçmişi bir yana bırakıp şu dakikaları benimle yaşa ne olur...

Mutluluk oyun oynayabilmektir... Söyle bana her sözümü ciddiye alırsan seninle nasıl şakalaşabilirim? Arada bir gevşe, sakinleş, umursama kelimelerin altında yatan derin ve büyük anlamları, oyna benimle ne olur...

Mutluluk paylaşmaktır... Söyle bana eğer en derin korkularını, sırlarını, utançlarını benden saklıyorsan, senin yaşamını nasıl paylaşabilirim? Arada bir açıl bana, zayıflıklarını da sevmek istiyorum en az güçlü kolların kadar...

Mutluluk özgürlüktür...Söyle bana her yaptığıma karışıp beni sevgi zincirlerinle bağlarsan nasıl seni sevdiğimi ıspatlayabilirim? Hep içinde bir korku olmaz mı ‘ya beni bırakıp giderse bir gün?’ diye... Arada bir güven bana, serbest bırak, risk al, bırak seni özgürce sevebileyim ve her gün seninle kalmaya yeniden karar verebileyim...

Mutluluk güvenebilmektir...Söyle bana eğer duygularını ve düşüncelerini açık yüreklilikle bana anlatamıyorsan, nasıl kendimi sana yakın hissedebilirim? Nasıl kendimi sana teslim edebilirim? Arada bir kabuğundan sıyrıl ve bana güvenmeye çalış, sana güvenmeme izin ver ne olur...

Mutluluk fedakarlıktır... Söyle bana sürekli benim için yaptıklarını yüzüme vurup durursan, fedakarlıklarının değerini nasıl görebilirim? Arada bir sabret ve bırak yaptıklarını ben göreyim, sana teşekkür edebileyim...

Mutluluk dinlemektir... Söyle bana sürekli kendinden bahsediyorsan seni nasıl dinleyebilirim? Arada bir soru sor bana, gerçekten ilgilen benim söylemek istediklerimle, merak et ne olur...

Mutluluk saygı duymaktır... Söyle bana sürekli arkadaşlarımı, dinlediğim müziği, giydiğim kıyafetleri, sözlerimi, tavırlarımı eleştiriyorsan, nasıl kendime saygı duyabilirim? Arada bir beğenmesen bile kabullen benimle ilgili gerçekleri ne olur...

Mutluluk bakmaktır...Söyle bana başım ağrıyor dediğimde umarsızca ‘ağrı kesici al’ dediğinde nasıl sevildiğimi hissedebilirim? Arada bir yanıma gel, serin elini başıma koy, yatır beni koltuğa, üzerime bir battaniye ört, hatta uzanıver yanıma, bana tatlı bir hikaye anlat ne olur....



#1894
ŞİİR GİBİ bir cümle: “Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşkı-bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır” İnsan hissiyatı bu kadar güzel ifade edilir, aşk bu kadar veciz bir mana ile aşikâr olur, firak bu kadar beliğ açıklanır…

Bu cümlenin karşılığı; “Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur” olsa gerek… Birbirine bakan ve birini açıklayan his ve hikmet yüklü yüksek hakikatler; anlamak için insan ruhunun derinliklerinde ufuk gezintiler yapmak lazım…

Hele birinci cümlede alt fon olarak kendini hissettiren musiki, okudukça okutturuyor, bıktırmadan tekrar ettiriyor… Zahir önemli değil asıl olan batın olsa da, ikisi bütünleşirse kalıcı güzelliğe erişilmiş olunuyor…

Zahirle batın arasında gidip gelmeler, aşkla firak arasındaki koşuşturmalar, gülmekle ağlamak arasındaki yakınlık, kederle kemal arasındaki köprüler; âlem-i şehadet ve misal arasındaki berzahlar gibi… Dairesel dönen ve ilerleyen hayat akışında firak feryatlar, aşk ağlamalar bir tek şeyi tercüme ediyor: ebed illa ebed…

Kalbin kıblesi beka; başkasına bakmıyor, başkası onu doyurmuyor, doyuramıyor… Kâinatın uzak çöllerine de gitse, yakın derlerinde de bulunsa sevgili değişmiyor, aşk başkalaşmıyor; sonsuz sonsuzluk sevgisi…

Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeye ona muhtaç olan Samed’e ayine olmak ve onu yansıtmak; kalbin bekaya berrak bakışı… Kesret dalgalanmalar, çokluk gürültüler onu boğamıyor… Irmaktaki akış beka buluşmasına, sonsuz vuslata kayıştır… Değişmez değişim bu olsa gerek; geçici olanlar doyurmuyor, güldürmüyor…

Gülünç kalıyor günlük sevgiler, sevgililer; kayıp giden her sevgide günsüzlük sevdası var…

Günlük hayatta küçük kırılma, küçük kayboluşların kalpte çizdiği çizikler aynı şeyi söylüyor; ağlama beka var, ağlıyorsan da bilmeyerek beka için ağlıyorsun… Başka tercümesi yok gülmenin ya da ağlamanın; sen Samed ayinesisin… Başka kimseye mahsus olamazsın, var olman ve var kalman buna bağlı… Varlığa bu damgayla dokunursan her şey senindir; istediğin kâinat olsun, istediğin sonsuzluk olsun…

Bir katredeki ışıkta boğulma, ışığın kaynağına uzan… Ayın ardından ağlama, kalbindeki sonsuz güzelliği seyret, orada O’nu göreceksin… Ağla ki Samed hazinen ortaya çıksın, ara ki beka ile buluşasın… Bulduğun küçük ışıklara kanma; zerreden şemse aydınlık mertebeleri var…

Bil ki sen “Abdüssamed”sin, onun da sonsuz mertebeleri var… Kalbini, kabeyle kâinatla buluştur, kâinattan Kabeye kalbine Kur’ani yollar aç… Aklını kalbinle buluştur; bu seyahatten elem ve ayrılık duymayacak, ağlamayacaksın…

Evet, hakikat denizi dalgalanmaya devam ediyor: “ Bütün firaklardan gelen feryatlar aşkı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır” Döküldüğü ve dolduramadığı umman da “Batın-ı kalp ayine-i Sameddir ve O’na mahsustur.”




#1895
"Hayat" diyoruz,yaşamaya devam ediyoruz. Onca
kırıklık,onca acı, onca hüzün yaralarımıza üfleye
...üfleye.. "bir şey yok"diyoruz; en çok kendimizi
kandırıyoruz.....çok şey var aslında, üflemeyi bırakıp konuşmaya
başlarsam bir daha asla susmaya bilirim....;öyle çok çünkü
...kan kaybım, o kadar büyük kendi...me olan yalanım.."hayat"
diyorum.susuyorum;
nefesim lazım çünkü bana,yaralarıma üflüyorum.....


#1896
"Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama görüntüleri binlerce türlüdür” der bir bilge.

Üç çeşidini söyleyelim: Aşk beşeridir; şakayla baslar, sorumluluk getirir. Gözden girer, gönülde yasar. Surete meyledenler ziyandadır.

Aşk platoniktir; sohbetle baslar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Siretini süslemeyenler yol şaşırır.

Aşk İlahidir; imanla başlar, vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yasar. Sırrı saklamayanlar, başını verir. "




#1897
Benim Kışlarım Yaza Benzer

“ Sen sustukça tenhalarda,
Yirmi dokuz harf, iki yürek
Bilmediğin kalabalıklara seni anlatacağım “


Kapat tüm kapılarını.
Sadece dinle,
En sevdiğimiz şarkı radyoda çalınıyor bak..
Uzaklığına inat
Sen ellerini uzat bana
Gözlerini kapat kirpiklerime.
Saçlarını bırak yüreğime.
Ve sokul nefesimin sen kokan nefesine.
Kelimeler bir şiire başlamışken
Yüreklerimiz
Sevdanın raksına dursun.

Suskunluğuna doyamadım sevgili.
Varlığında öldür beni.
Seni anlattığım yerden sor bilmediklerimi
Anlatma beni.
Yorma kendini.
Sen sustukça,
Ben sustuğun yerde yüreklendiririm harflerimi.
Seni anlatabildiğim kadar yaşatırım cesedimi.
Seni anlatamadığım gün,
Sonsuzluğa bağışlarım yufka gençliğimi.
Adının harfleri and olsun ki,
Gövdemin en körpe yerinden koparırım yaralarımı.
Sen beni suskunluğuna bahşet yeter ki,
Sustuğunda bıraktığın her boşluktan
Ben bir hayatı bağışlarım sevda gözeneklerine.

Sustuğun yerde,
İçime bir başka çekiyorum seni sevgili.
Adının tüm harfleri ıslak dudaklarımda.
Şiirlerim sevdanda ıslanmayı bekliyor
Mürekkebimin en taze yerinde.

“ Beni sesinin yokluğuna alıştıran yüreğine “
Seni sensiz de yaşatabilecek kadar güçlü yüreğime “


#1898
Şimdi her gece düşüyorum uçurumlardan
üşüyorum
yüreğine tutunduğum bunu bilmiyor
dönmeze vurdu yolunu
gitti geri dönmüyor…

Dalları tutuşmuş bir ormanda
aşka yazdığım bütün dizeleri yakıyorum şimdi
bütün umutları terkediyorum baharlardan ödünç aldığım
gençliğim yarım kalmış bir şiir değil miydi zaten?
ve kanayan bir kalem değil miydi kalbim,
hüzünden sözcükler düşüren defter sayfalarına..


#1899
Benim Kışlarım Yaza Benzer

kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.


#1900
Benim Kışlarım Yaza Benzer

Yastığının altına bir gül dikeni alıp yatmak nasıl bir duygu?..

Diye sorulduğunda;
''Gülün kokusuyla, anestezi almış bir ruhun, dikenden haberdar olup olmadığını'' sorardım karşılık olarak onlara...







Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:37 .