Psikoloji - Anlam boşluğu ~ Yeni nesil gençler ~ Mazoşist zihniyetli genç bedenler

#1
Anlam çok önemli bir kavram, çok önemli bir sorun. Biz psikiyatrlar bu konuyla çok yakından ilgili olması gereken insanlarız. Çünkü, anlam boşluğu ile ilgili sorunlar doğrudan bizim ofislerimize yansıyor. Yani bir genç kız düşünün. Hayatını anlamlandıramadığı için, hayatına bir yön, bir gaye tayin edemediği için sürekli bileklerini kesiyor, bileklerini jiletliyor. Bir genç insan düşünün. Hayatına yine bir yön bir anlam duygusu katamadığı için bu anlamı çeşitli ilaçlarda arıyor, çeşitli maddelerde arıyor ve beynini adeta uyuşturarak hayatına bir yön, bir anlam duygusu katmaya çalışıyor.


H
Anlam duygusunu birkaç şeyden devşiriyoruz genel olarak baktığımız zaman. Anlam duygusuna bir süreklilik kazandırmak çok önemli, bir de anlam duygusunu sağlayan şeylerden bir tanesi de bağlantılılık. Yani ben hayatımın değişik edimleri değişik eylemleri arasında bağlantı kurabiliyor muyum?. Hayatımın bir safhasında yaşadığım şey bir başka safhasında yaşadığım şey ile anlamlı ilişki kurabiliyor mu? Bütün bunlara baktığım zaman anlatılır ortak bir hikaye çıkarabiliyor muyum ben? Bu önemli bir soru. Bir başkası, hayatımda bugünün anlamına yarın sahip çıkabiliyor muyum? Yani kalıcılık, süreklilik, istikrar var mı? Yoksa çok yanar-döner bir şekilde bugün “a” dediğime yarın “b” diyor, bugün “a” için savaşıp yarın “b” için mi savaşıyorum? Benim benliğimin cilvelerinin, iniş-çıkışlarının bir gölgesi mi oluyor anlam arayışım? Bunlar önemli şeyler, çünkü kararlılık ve bağlantılılık anlam duygusunun da vazgeçilmez bir parçası. Hepimiz geriye dönüp baktığımız zaman anlamlı ve tutarlı bir hayat hikayesi bırakmış olmayı dileriz. Varoluşçuların bir sözü vardır, derler ki: “İçimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyarız.” Buna biz çok rastlıyoruz. Elli yaşında bir kadın geliyor; elli yaşına kadar bütün çocuklarına bakmış, onlara saçını süpürge etmiş, çocuklarına ve kocasına her şeyini vermiş, pat diye depresyona giriyor elli yaşında. Ne oluyor dersiniz, neden depresyona giriyor? Çünkü son çocuklar da evden gidiyor. Bunlar için mi uğraştım diye bir soru soruyor kendisine, yapayalnız kaldım diyor, uğruna uğraştığım her şey uçup gitti. Muhakkak ki, uçup gitmedi ama böyle hissediyor ve birden açıklayamadığı bir depresyonun pençesine düşerek geliyor sizin karşınıza. Anlam boşluğu dediğimiz şey özellikle bu yaş dönümlerinde çok sık karşımıza çıkıyor, bir de travmatik olayların sonrasında karşımıza çok sık çıkıyor. Travma dediğimiz şey, örselenme, yani ruhumuza yediğimiz yumruk bizi çok fazla sersemletiyor, hiç beklemediğimiz anda gelen bir yumruk. Travma hayatı bilme biçimimizi kökten değiştirebiliyor. Mesela dünyanın çok emniyetli bir yer olduğuna inanırken, birisi bize çok büyük bir kötülük yapıyor ve bütün hayat algımızı değiştirebiliyor. Travma dediğimiz zaman, insanın tahammülünü aşan, katlanma duygusunu aşan, örseleyici hayat olaylarını kast ediyoruz. Veya bir yaş dönümü oluyor. Erkeklerde andropoz diyorlar. Bu tür yaş dönüşümlerinde veya çok ciddi rol değişimlerinde insanlar hayatı anlamlandırmaktan geri kalabiliyorlar. Mesela hayatı boyunca çok katı bir biçimde birliğini idare etmiş bir general emekli olduğu zaman boşluğa düşüyor. Depresyon konusundaki çalışmalar bize şunu gösteriyor; emekli olup da yeni iş bulmamış, hayata tutunmamış insanlarda kalp krizi ve ölüm riski çok daha fazla, ama bir hobi bularak bir uğraşı bularak hayata anlam katarak devam eden insanlar çok daha verimli ve uzun yaşayabiliyorlar. Burada başka bir konuya daha geliyoruz. Batı dünyasına baktığınız zaman yaşlanmaya ve ölüme karşı çok ciddi bir tavır alış var. Adeta başını çeviriyor Batı dünyası, görmek istemiyor, ölümün ve yaşlılığın müstehcen bir şey olarak algılandığını görüyoruz. Bizim uygarlığımız o bakımdan biraz daha üstün. Ben daha olgun buluyorum bütün Doğu uygarlıklarını ve bu arada kendi uygarlığımızı da. Biz ölümle daha barışık bir medeniyetiz. Ölülerimizle beraber yaşayabilen insanlarız biz, ölülerini şehrin ortasına gömen insanlarız, Karacaahmet’e bakın şehrin tam göbeğindedir, şehirden kovulmamıştır ölüler. Ölüm duygusu ile haşır-neşir olmak aslında hayatı da anlamlandıran bir şeydir. “Nasıl yaşadığımız, nasıl öleceğimizi aydınlatır.”diyor Octavio Paz, nasıl öldüğümüz de, nasıl yaşadığımızı da aydınlatır. Ölümün müstehcen bir şey olarak algılanması yaşlılığın ve yaşlılığın alametlerinin Batı dünyasında neredeyse küçümsenmesine ve toplumdan kovulmasına yol açıyor. Bakıyorsunuz o insanların çoğu huzurevlerine, dinlenme evlerine terk ediliyor. Halbuki yaşlılık sadece ölüme yaklaşma değil, hayatın bir sürü değerli bilgisinin biriktirildiği ve insanlara süzülerek aktarılabildiği bir dönem. O yüzden yaşlılarına hürmet eden toplumlar, bence biraz daha uygar toplumlar. Ölüm, hayatı aydınlatan, hayatı anlamlandıran şeylerden birisi. Başka bir varlık yok ki, yeryüzünde sonluluğun farkında olsun. Sonluluğunun, geçiciliğinin farkında olan tek varlık insan. Yani ölüm yönelimli tek varlık insan Heidegger’in ifadesi ile. “Herkes tek başına ölür.”diyor filozof, başkasıyla ölemeyiz. Ölümü düşünmek yine hayatı anlamlandıran bir şey. Buna “varoluşun sahiciliğini kavramak” diyor varoluşçu yazarlar.

Bir başka şey mutluluk arayışı. Freud, -bizim mesleğimizin piri fakat pek çok görüşü de tartışmalı- hayatın anlamı nedir sorusuna cevap aramanın çok abes bir şey olduğunu düşünüyor. Hayatın anlamı nedir sorusuna Freud: “Ancak din cevap verebilir, fakat dinin verdiği cevabın doğru olup olmadığını nereden bileceğiz”diyor. Hatta bir mektubu var, o mektubunda çok sert bir ibaresi var, şöyle: “Hayatın anlamını arayan kişi hastadır.”diyor Marie Bonapart’a yazdığı bir mektupta. Bir başka yerde de şöyle söylüyor: “Hayatın anlamını aramak beyhude bir şeydir. Dinler buna bir sürü cevap verirler. Bu bilimin alanında değildir ama hayatın anlamı basitçe mutluluktur. Mutlu olan insan hayatın anlamını bulmuştur.” Acaba böyle mi? Bir işkenceci mutlu olamaz mı? Yaptığı işten keyif duyamaz mı? Kanlı bir diktatör mutlu olamaz mı? Gayet mutlu olabilir, yaptığı işi de çok anlamlı bulabilir. Bu kişilerin hayatın anlamını bulduğunu söyleyebilir miyiz, iddia edebilir miyiz? Hayatın anlamı sadece mutluluk duygusu ile izah edilebilecek bir şey midir? Sonra mutluluk nedir? Mutluluk sürekli bir hal olabilir mi? Hayatta pek çok şeyi ikili karşıtlıklar olarak yaşıyoruz. Yani mutluluk, mutsuzluk varsa anlamlıdır. Sağlık hastalık varsa anlamlıdır. Eğer o öbürü olmasaydı diğerinin tek başına anlamı olmayacaktı. İşte bir ütopya vardır biliyorsunuz, “Cesur Yeni Dünya” diye, Aldous Huxley’in ünlü bir eseridir bu; insanların her türlü acıdan yalıtıldığı bir dünya. Böyle bir toplumda insanlar mutlu olabilir mi sizce? Acının tanınmadığı bir zamanda insanlar mutlu olabilir mi? Evet her şey karşıtıyla kaim. Karşıtı olmazsa bazı duyguları o kadar yoğun olarak yaşayamıyoruz. Freud diyor ki: “Hayatın anlamı nedir gibi sorular, bu dünyada yaşadığımız emniyetsizlik hissi ile alakalıdır.” Yani bu dünyada biz kendini tekin hissetmeyen, emniyette hissetmeyen varlıklarız. Dolayısıyla tanrı inancı da böyle bir şeydir. Biz içimizde yaşadığımız bu emniyetsizlik duygusunu dışarıdaki büyük bir baba imgesine yansıtırız. Bu da tanrıdır. Dolayısıyla bu emniyetsizlik duygusunu ruhumuzda huzura erdiririz. Bu bir görüş ama bu görüşe Mevlana bambaşka bir cevap verebilir. Mevlana diyor ki, Ney’in hikayesini anlattığı Mesnevi’nin giriş bölümünde: “Beni kamışlıktan kopardıklarından beri ağlıyorum, aslımdan ayrı düştüğüm için ağlıyorum.” Orada Ney ile kast edilen şey insandır, hatta Ney’in son tahlilde simgelediği şey olgun insandır. Bir başkası da şunu söyleyebilir buna karşılık: “İnsan tanrı katından sürgün edilmiştir, ancak onunla buluştuğu zaman olgun bir varlık olabilecektir yeniden. Bu sürgün bittiği zaman kendi varoluşundaki eksik taraflarıyla buluşabilecektir.”

Burada şunu söylemek istiyorum. Hakikat dediğimiz şey biraz izafîdir. Nereden baktığınız, nereden gördüğünüz, hangi pencereyi kullandığınız çok önemlidir. Freud’un söylediği şey ile Mevlana’nın söylediği şey birbirinden farklıdır fakat hakikatin farklı cepheleridir. Bazı insanlar hakikaten kendi güvensizlik hislerinin bir neticesi olarak tanrı inancı geliştirebilirler de. Böyle bir şey olabilir ama bazı insanlar daha olgun bir tarzda bir inanış da geliştirebilirler. Yani kişiler için çok farklı anlamlar bulmak mümkündür hayata baktığınız zaman. Herkes kendi kabı ölçüsünde okyanustan su alır, yine Mevlana’nın bir benzetmesini kullanırsak. Yani siz ne kadar derinseniz, ne kadar genişseniz okyanusa kasenizi daldırdığınız zaman o kadar su alırsınız.





Biraz uzun ama psikoloji ve felsefe adına kesinlikle okunması gereken bir yazı

İlginizi Çekebilir




Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:47 .